YILBAŞIYLA NASIL TANIŞTIK: Osmanlı ve Türkiye’ de Yılbaşı Nasıl Başladı
- gülsüm

- 18 Ara 2023
- 3 dakikada okunur

Meydanların süslenmeye başlandığı bu günlerde, işin geçmişine bakmadan edemedim. Bilmek lazım geldiğini düşündüğümden, hadi gelin de bir zamanlar sadece “Frenk” kültürüne ait bu kutlamaların bizim kültürümüze nasıl geçtiğine bir göz gezdirelim.
Her yıl bazı kesimlerin gündeme getirdiği “Müslüman yılbaşı kutlamaz, kutlarsa günah yazılır” tarzı sözlerin, saçma sapan atılan sloganların; bu düşünceyi yaymak için dağıtılan broşürlere harcanan bitki selülozlarına, sulara ve makine gücüne utanmadıkları gibi kendi kendilerine uydurdukları vahiylerden de utanmazlar. Ki bu zatları Noel ile yılbaşı kutlamalarını karıştırır; ne Noel’in 25 Aralık’ta kutlandığından ne de yılbaşının 31 Aralık gecesi kutlandığından bihaberdirler. Bu konuyu uzatmaya hacet yok. Zaten her yıl aynı şey dedik ya! Elimize yazık.
Bu kutlamaların başlangıcına bakıldığında kaynaklar bizi İstanbul’a 1829 yılına götürür. Hakkında pek detay olmasa da bir İngiliz Sefirinin(elçisinin) Haliç kıyısında verdiği yılbaşı daveti, Osmanlı erkanının katıldığı ilk kutlama olarak biliniyor.
O dönemler reayanın çoğunun bu kültürü bilmemesinin en büyük sebebi, Osmanlının kullandığı takvimin farklı oluşu. Daha doğrusu son dönemlerde kullanılan iki takvimin oluşu: başlangıcı hicret olan “Hicri” ve 21 Mart’ı başlangıç kabul eden “Rumi” takvimler. Kutlamaların resmi olarak ilk başladığı yer ise Cumhuriyet Döneminde, Enver Paşa’nın açtığı bir gece kulübündedir. Ama biz önce Osmanlı Dönemini bir tam izah edelim.
Sene 1856. Padişah Abdülmecid, bir Fransız Sefirinin düzenlediği yılbaşı balosuna katılır. Ortamın havasını, dans eden çiftleri uzunca seyreder. Bu kutlamayı pek beğendiğini de zaten birçok tarihçi yazmıştır.
“Yenilik limanlardan girer, sözü doğrudur. Selanik, İzmir ve İstanbul’daki gayrı müslimler, yeni yılın gelişini, batıda olduğu gibi kutlarlardı. Türkler’in yılbaşına eğilimleri ise, Tanzimat’tan sonra ve özellikle Kırım Savaşı sırasında olmuştur. Padişahlarımız, zaman zaman, İngiliz ve Fransız sefarethanelerindeki eğlencelere katılıyorlardı. Hariciye mensuplarımızda, yıl başlarında bazı Frenk ailelerin tertiplediği balolara katılmışlardır. Türkiye’de yılbaşının aydın kesimce kutlanması, Meşrutiyet inkılabıyla başlar ve bunda Jön Türkler’in büyük rolü vardır.”
-TAHA TOROS
Padişah ve hariciye mensupları çeşitli kutlamalara eşleri olmadan katılıyor ve sarayda kutlama yapmıyorlardı. Çünkü padişah aynı zamanda halifeydi.
Kutlama yok dediysek de yılbaşı kutlaması denince akla gelen tarzda bir kutlama yok. Takvim farkından kaynaklı yılbaşı Muharrem Ayı’nın ilk günü ele alınırdı. Sarayda kutlama anlayışı donatılan sofralarla, dönemin sanatçılarının padişaha okudukları şiirlerle ve padişahın dağıttığı muharremiye adlı hediyelerden ibaretti.
Sultan Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun anılarında sarayda tanık olduğu yılbaşı kutlamalarından ayrıntılı şekilde bahseder:
“Muharremin birinci günü yılbaşı sayılırdı. Saraya her taraftan birçok kimse geldiği gibi, vükelâ dahi gelir, tebrik ederlerdi. Başmabeyincinin dairesinde bir masa üzerine tabaklar içinde lira çeyreği yirmi yedilikler ve gümüş çeyrekler, kuruşlar konulur; her gelen rütbe, mevki ve değerlerine göre, bendegân da ‘Muharremiyelik’ ve ‘yıl bereketi’ diye bunlardan alırdı. Haremde dahi lira çeyreği yirmi yedilikler ve gümüş kuruşlar dağıtılırdı. Biz de kendi bendegânımıza verirdik. Yılbaşı’nın başka bir hususiyeti yoktu. Kadınlar arasında yeni bir elbise giymek uğurlu sayılırdı. Yeni bir şey mutlaka giyilirdi.”
Hasene Ilgaz, 1915’lİ yıllara rastlayan çocukluğunda, azınlıklardan oluşan komşularının yılbaşı kutlamalarına, komşu olarak katıldıklarını ve o dönemde herkesin birbiriyle çok iyi geçindiğini söylüyor.
"Bizim neşelendiğimiz, sevindiğimiz günler, dinî bayramlardı. Bizim için yılbaşı diye bir olay yoktu. Yalnız, yılbaşının yaklaştığını, bizden olmayan dostlarımızın, ekalliyetlerin, yılbaşı için yaptığı hazırlıklardan ve evimize gönderilen hediyelerden anlardık. Kabukları renk renk boyanmış yumurtalar, yılbaşı çörekleri, kokular, lavanta çiçekleri, bu gönderilen hediyeler arasındaydı. Bu hediyeleri, 'bizim bayramımız' diyerek getirirlerdi. Biz de onlara lokum, yılbaşı tatlısı, gelincik şerbeti gibi ikramlarda bulunurduk."
Bu arada, kadın ve erkeğin birlikte gidip eğlenebileceği yerlerin sayısı da, son derece sınırlıdır… Eski İstanbul’da, kadın ve erkeğin birlikte gittiği seçkin eğlence yerlerinden biri, bugünkü radyo evinin olduğu yerde, İkinci Meşrutiyet Devri’nde inşa edilen kapalı bir manejdi. Enver Paşa’nın emriyle Mimar Vedat Bey, burada kapalı bir pavyon, “Sipahi Ocağı” denen bir kulüp bina etmişti. Kulüp Reisi de Deli Fuat Paşa’ydı. Burada, savaş yıllarında, Avusturya – Macaristan ve Alman sefaret erkânı ve Reji Nazırı İzzet Melih Bey gibi, bazı Osmanlı seçkinleri, kadınlı-erkekli yılbaşı eğlenceleri, diğer bazı günlerde de balolar düzenlerlerdi.
Batı tarzı eğlence anlayışının, uygulamaya dönük ilk türlerinden biri olan yılbaşı eğlenceleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, gerçekten büyük bir anlam taşıyordu. Bu olay, kılık kıyafetten, bakış açısına kadar, bir dizi modernizmi beraberinde getirmişti. Bu balolarda dans ve müzik vardır; yani kadın, erkek bir arada olunur, birlikte eğlenilir…

Cumhuriyet Bayramı için olsun, bir okulun mezuniyet balosu ya da bir derneğin, bir hayır kurumunun balosu olsun; kutlama kadın-erkek birlikte yapılır. Kadın-erkek birlikte eğlenmek ve eğlencenin çeşitlenip kitleselleşmesi, Cumhuriyet rejiminin çağdaşlaşma projesinin getirdiği çok önemli iki değişikliktir.
Bu anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yeni yıla girişi kutlamak maksadıyla çok kısıtlı bir şekilde başlayan kadınla erkeğin beraber eğlenmesi olgusu, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen bir dizi reformla toplumdaki yerini iyice sağlamlaştırır. Başka bir deyişle Osmanlı dönemindeki haremlik-selamlık eğlenme şekli, Cumhuriyet’in kabulü ile sona erer.
-Gülsüm Köse




guzel bir yazi