Parçalanmış Gerçeklikte SANAT
- Sıla Ceylan

- 17 Ağu 2023
- 3 dakikada okunur

‘’İnsanlara yapılan haksızlık pahasına elde edilen güzellik,güzellik değildir.’’ Tadesuz Borowski
20.yüzyılda ortaya yeni bir gerçeklik çıktı. Sanatçı, sanatın gerçekliğini bir bütün olarak yansıtabilir miydi? George Lukacs’a göre bu sorunun yanıtı olumluydu. Anne Seghers ise tam tersini düşünüyordu. Onun için ‘’sanatın gerçekliği parçalanmamış olarak’’ evrenin herhangi bir yerinde bulunmuyordu. Herhangi bir gerçekliği yeniden üretmek için yapılabilecek tek şey; parçalanmışlığı açık bir şekilde sergileyecek parçaları seçmekti. Bunu yapmak da ustalık gerektirirdi. Kendisi de sanatçı olmanın verdiği yükü üstlenmiş, toplumun ve bizzat kendi yaşamış olduğu deneyimleri savaşın gölgesi altında irdelemiştir.
Yaşanan iki dünya savaşı ve soykırımlar hangi alanda olursa olsun geri dönülemez etkiler bırakmıştır. ‘’Parçalanmış Gerçeklik’’ görüşü de artık gerçeklerden eski kesinlikleri doğrultusunda bahsedilemeyeceği inancından kaynaklanır. Savaş olup bittikten yıllar sonra bile acısını,deneyimlerini olduğu gibi korur.Yaşlanmayan bir hücre gibi yerleşir hayatımıza. Ölümsüzlüğü bulmuş olmanın mutluluğuyla sırıtır durur öylece. Bildiğimiz sanatçı ve yazarların savaştan yıllar sonra yaşamlarını,savaşın üzerlerinde bıraktıkları etkileri yenemedikleri için kendi elleriyle noktalamışlardır.
Şair Georg Trakl, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başında bir askeri hastanede yaşamına son vermiş, Stefan Zweig ise ikinci büyük savaşın ortalarında sığındığı Brezilya’da güvenlik içerisinde bir devlet konuğu gibi ağırlanırken ;savaştan sonraki dünyada olası bir yer kalmayacağına ve kalsa bile oraya ait olmayacağına inandığı için intiharı seçmiştir. Yine Orta Avrupalı bir yazar olan Jane Amery, toplama kamplarından sağ olarak kurtulduktan yıllar sonra ‘’üstesinden gelemediği geçmişi’’ yüzünden yaşamaktan vazgeçmiştir.

Aradan geçen yıllar gerek Orta Avrupa’da gerekse dünyanın başka topraklarında ‘’karamsar’’ olarak anılan şairlerin adını karamsarlıktan uzaklaştırmış; gerçek ve korkunç bir boyuta götürmüştür. Sanatçıların çoğu artık dünyayı sanatın bile kurtaracağına inanmaz.’’ İnsanlık yeniden insanlığını bulabilecek mi ?’’ kuşkusu cemre gibi düşer içimize. Gerçekliğin Seghers’in vurguladığı parçalanmışlığı 20.yüzyıl tamamlanırken karşımızda artık ağaçtan indiği andan beri insanlığın ve insanlığa dair her şeyin parçalanmışlığı şeklinde belirmiştir.
Yazarlar Birinci Dünya Savaşı’ndan önce avazları çıktıkları kadar bağırmış, bu kanlı vahşeti engellemeye çalışmışlardır.
‘’Bir nefesin gölgesinden doğma bizler Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler, Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
………………………………………………
Hedefi olmayan yolcularız bizler, Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan, Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler, Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.’’
Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıl intihar eden George Trakl’ın ‘’Geceye Şarkı’’ şiirinden okuduğumuz satırlarda insan yaşamının ne kadar ucuzlaştırıldığını, bir çare anlamlardan kopan hayatların nasıl katlanılmaz bir hale geldiğini açıkca görürüz.

Trankl savaşın sadece 3 ayını yaşamıştır.Buna rağmen içinde açılan yaraları yine en iyi kaleminden dökülen kelimeler anlatır bize. ‘’Üç Rüya’’ adlı şiirinde savaşın bize neler bırakacağını geleceği görür biçimde yazmıştır.
’Nice kentler gördüm, alevlerin kurbanıydılar, Zamanlar, vahşet üzerine vahşet getiriyordu, Ve toprak olmuş nice ırklar, Hepsi de günün birinde unutuluyordu.
Tanrılar gördüm, bir gecede yıkıldılar,
En kutsal çalgılar bile paramparçaydı, Ve çürümelerden geriye kalanlar, Yeni bir hayatla güne başlıyorlardı.
Yeni bir güne başlayıp, yeniden ölüyorlardı,
Hep aynı tragedyaydı sahnelenen, Hem oynanan, hemde anlaşılandı
Ve deliliğin karanlığından farksız acıları, Güzelliğin kadife görkemini Gülümseyen bir diken tarlası gibi sarmaktaydı.’’

Dünya şiirinin büyük adlarından biri olan Rainer Maria Rilke gönüllü bir göçebe gibi yaşar. Stefan Zweig’ın değişiyle ‘’ Onun ne alışkanlıkları, ne adresi ve aslında ne de bir vatanı vardı;… Biz gençler için onu görmek, onunla konuşmak her zaman bir mutluluk ve ahlaki bir öğretiydi.’’ Bu sürekli ülke ve kent değiştirmesinin altında; artık çok yakın bir zamanda kimin vatanının neresi olacağının pek bilinmeyeceğine yönelik bir sezgi vardır. Kendini herhangi bir yere ait hissetmemektedir. Savaşa dair ilk düşüncesini de ‘’Kim söz ediyor ki zaferden? Bütün sorun hayatta kalabilmek!’’ diye dile getirmiştir. Savaş insani bir hak olan barınmayı elimizden alır.İnsanı insan kılan erdemler bütün yetkinliğini yitirir. Artık hiçbir yer her yer, her yer hiçbir yer olmuştur Rilke için. ‘’Sanatlar Kitabı’’nda yer alan ‘’Biz’’ şiirinde Tanrı’ya, insanı yitirdiği takdirde tanrılığını nasıl koruyabileceğini sorar:
‘’ Ne yaparsın Tanrım, ben ölürsem eğer ?
Ben senin testinim (ya kırılırsam ?)
İçtiğin içki benim (ya bozulursam ?)
Senin giysinim ve uğraşınım,
anlamını da yitirirsin benimle.
Benden sonra olmayacak evin ve orada
seni içtenlikle selamlayacak sözcükler.
Yorgun ayaklarını kadife terlikler gibi
saran ben, olmayacağım.
Sırtındaki bol harmaniden de olacaksın.
Yanağımla, sıcak bir yastıkta gibi
ağırladığım bakışların gelecek,
arayacak beni, hem de uzun süre-
ve bırakacak kendini günbatımında
yabancı taşların kucağına.
Ne yapacaksın Tanrım? Korkuyorum.’’
‘’Ne yapacaksın Tanrım? Korkuyorum.’’ dizesi sanıyorum ki hem savaşın insanın ruhunda yaratmış olduğu tahribatı hem de yazımızın manifestosunu en güzel şekilde anlatır. Sanatçılar,sanat eseri aracılığıyla herhangi bir şeyi değiştirebileceğinden kuşkuya düşer, yaratımını sürdürse de anlattıklarını işlevsiz ve amaçsız bulmaya başlar.Geçmişten geleceğe köprü kuramayacaklarına inandıkları an da yaşamlarına son verirler. Hayatın bu denli acımasız olması da gülünçtür. Savaştan ve toplama kamplarından kurtulabilmiş sanatçılar kendi için kazdıkları mezarları unutamazlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra ‘’Böyle bir kıyımın ardından artık şiir yazılmaz!’’ diyen Celan Paris’te kendini Sein Nehri’ne atarak yaşamını sonlandırmıştır.
‘’Sen de konuş,
son olarak sen konuş,
söyle sözünü.
Konuş
Ama ayırma hayırı evetten.
Anlamı da ver sözüne:
Ona, gölgeyi ver.’’
-Paul Celan
Yazan,
Sıla Ceylan
KAYNAK
Paul Celan ya da parçalanmış zamanın estetiği/ Ahmet Cemal,2015




Savaşın insan ruhuna yaptıkları...
🤍