KALEM KAVGALARI: Kelimeler Mermi Olmuş
- gülsüm

- 30 Kas 2023
- 4 dakikada okunur
Kimi zaman satırlarını okuyarak kişisel sorgulamalara başladığımız, kimi zaman tek cümlesine hüngür hüngür ağladığımız, kimi zaman da şiirleriyle içimizi burkan döneminin ünlü, koca koca yazarları; birçoğumuza kalsa dil uzatılamaz, dokunulmaz ve mükemmel şahsiyetler sanıldığından atlarız insan olduklarını. Biz dil uzatmaya pek hacet görmesek de zamanında hepsi birbirinden nasibini almış. Sokak ortasında birbirlerine dalan mı dersin, gazete köşelerinde hakaret ve yerme dolu; kamuya açık mektuplar yayınlayan mı, rakı sohbetlerinde dergi çıkarma mevzusu açıldığında “O varsa ben yokum”, “O yazarsa ben yazmam” diyenler mi…

Edebiyatımızdaki kalem kavgaları dönemi 1860-1950 yılları süresi boyunca devam etmiş. Bu dönem;edebiyatın en hareketli ve renkli yazılarına yer sahipliği yaptığından eleştiri, tartışma ve polemik yazıları zirveyi bulmuş, zaman zaman da yabancı basına yansımıştır. Bu tartışma sebeplerini eğer başlıklara ayırmak gerekirse, en temel sebepler: edebiyat görüşü farklılıkları, siyasal tartışmalar ve kişisel sebeplerdir.
Emin Karaca’nın sürüyle kaynaktan yararlanarak ince elenip sık dokunmuş 2017 Nisan’ında yayınlanan Türk Edebiyatında Kavga kitabı tartışmasız bu konuya en çok hizmet eden eserlerden biridir.
Kitaba göre bu kavgaların başlangıcı olarak belirlenen kavga Şinasi-Said Bey tartışmasıdır. Şinasi’nin yayınladığı Tasfir-i Efkâr Gazetesinde, Ruzname’i Ceride-i Havadis yazarlarından Said Bey ile 1864’te dört ay süren bir tartışmaya girişmiş. Tartışmanın sebebi de tahmin edilebileceği gibi üslup kavgasıdır ki Şinasi, dilde yenileşmeyi savunup daha sade ve anlaşılır cümleler için mücadeleye girişmişken Mehmet Sait Bey muhafazakardır ve üstün bir üslupla ele aldığı eski deyimleri, tabirleri ustaca kullandığı izahatına girişince tartışma başlar.
Tabi bu kalem kavgaları sadece kağıt üzerinde kalmamış. Döneminde sert eleştiriler yapan Nurullah Ataç için Halit Fahri yazılarında “Nurullah Ataç Nesin? Edebiyatın Eli Baltalısı mı?”, “… Allah senin elinde bizim kadar tenkide de acısın ve içine başka bir ilham versin de onunla uğraşasın. Türk edebiyatını senin baltandan kurtarmak için başka ne dua edelim?” diye bahseder.
Nurullah Ataç’ın, şiirlerine sert eleştiriler yaptığı Melih Cevdet’de “Onu bulduğum yerde döveceğim.” derken şaka yapmamış. Nurullah Ataç’ın kızı Meral Tolluoğlu’nun Babam Nurullah Ataç adlı anı kitabında bir akşam Ankara’nın İzmir Caddesinde babasının Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’tan tekme tokat dayak yediği yazar. Olayın ardından hayli zaman geçtikten sonra Nurullah Ataç, Melih Cevdet’in eşini pek sevdiğinden evlerine ziyarete gitmiş ve Melih Cevdet’ten bir kere daha dayak yemiştir.
“Sen bir de benim evime mi geliyorsun?”
Melih Cevdet’in tek kavgası Nurullah Ataç’la da değildir. Hatta bu anlatacağımın yanında kuş tüyü kalır.
Melih Cevdet, Paris’te bir Noel gecesi Hıfzı Topuz’un evinde konuk olur. Diğer konuklar arasında Çetin Altan ve Mine Kırıkkanat’da vardır. Melih Cevdet ve Çetin Altan arasındaki sözlü atışmalar gece ilerledikçe şiddetlenmiş ve en sonunda yumruk yumruğa kavgaya girişmişler. Eline aldığı bir kova suyu üzerlerine dökerek onları ayırmaya çalışan Mine Kırıkkanat’a Hıfzı Topuz yetişip yardım etmeye çalışmış. Tam ortalık sakinleşip dağılırken kapıda bir daha birbirilerine girmişler ve kavga sokakta da devam etmiş. Edebiyat tarihinin en şiddetli ve kan ter içinde kalınan sahnesine bu şekilde imza atıyor iki edebiyatçı.
Çetin Altan’ın 1961’de Milliyet Gazetesinde yayınlanan şu sözleri de işi ironik kılıyor: “Bizdeki yazar çatışmaları dünyanın en komik olayıdır ve hemen hepsinin özeti şudur:
- Ben daha iyi, daha büyük, daha akıllı, daha dürüst yazarım. O yazar ise benden daha kötü, daha küçük, daha akılsız, daha az dürüsttür.
Bu kadar basit bir esnafça cümle için sütunlar ayrılır, tefrikalar döktürülür. Arka arkaya tumturaklı cümleler patlatılır.”
Lastik Sait adıyla anılan Kemalpaşazade Said, çeviri yazıların zararları üzerinde duruyor, sınırlarını çizip yararı olmayacağının bol bol üstünde duruyordu. Ahmet Mithad ise klasikleri edebiyatın olgunluk dönemi ürünleri olarak kabul ediyor, böylesi eserleri yazabilecek durumda olmadığımızın altını çizip çare olarak da çeviriyi öneriyordu. Aralarındaki bu ufak görüş zıtlığının ardından Lastik Said, Ahmet Midhad ile aralarında geçen tartışmaları abartarak hicivler yazdığında tartışma çizgiyi aşmış ve bu husumet sonucu Ahmet Midhad’ın onu Babıali Caddesinde yakalayıp o meşhur bastonuyla dövmesine sebebiyet vermiştir.
İsmail Habip Sevük ile yakın zamanda arkadaş olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Beyoğlu’nda bir lokantada karşılaşırlar. İsmail Habip’in “Edebi Yeniliğimiz” kitabı o günlerde çıkmıştır. Ahmet Hamdi, kendisinin kitaba neden alınmadığını sorusuna, İsmail Habip “Kitaba geçecek eseriniz olsaydı, sizden de bahsederdim.” yanıtını verince münakaşa kavgaya dönüşür ve sağlamından bir tokat yer Ahmet Hamdi. O gece atılan tokat gazetelere taşınır, karikatürlere konu olur.
Kalem kavgalarının birçoğunda Peyami Safa’nın adı görünür. Döneminde tartışmadığı yazar kalmasa da en büyük kavgayı eski dostu Nazım Hikmet’le yapmıştır. Bu kavga yıllar arasında boşluk olsa da 1929’dan 1961’e kadar sürmüştür. Nazım Hikmet 1929 yılında “Putları Yıkıyoruz” başlıklı yazılarıyla birçok yazar ve şairi kaleminden evire çevire geçirir, eleştirir.
Alman Faşizm akımına katılan Peyami Safa, Nazım hakkında “Artık Nazım’ın yazıları okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi” demesi üzerine Elif Naci’yle tartışmaya başlar, bu tartışma Nazım’ın kulağına gider ve cevap olarak “Kahve-Gazino Entellektüelleri” adlı yazısını yayınlar. “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar... Tavuğun, sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü...”
Kavga büyüyor da büyüyor, kin her geçen gün artıyor ve iftiralar havada uçuşuyor. Ağıza alınmayacak laflar gazetelerde yayınlanıyor.
Peyami Safa bu üstü örtülü eleştirilere daha fazla dayanamayıp 23 Haziran 1935 tarihinde 'Sürü Adamı' başlıklı yazısını yayımlıyor. Yazıda şu cümleler yer alıyor: “İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu... Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı(dır)...” Ertesi gün Nazım Hikmet ise 'Küçük Adam' başlıklı yazsını kaleme alıyor ve bu durumdan rahatsız olan gazetenin sahibi Zekeriya Sertel ikisini de ayrı ayrı odasına çağırıyor. Peyami Safa ise kavgasını kendi çıkardığı 'Hafta' dergisinde sürdürme kararı alıyor.
“Nâzım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazandırmak meraklısıydı. Onun için, tartışmaların en önemli ve devamlı konusu komünizmdi. Bu konu, Peyami Safa’yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. O sırada Fatih-Harbiye romanıyla edebiyat âleminde dikkatleri üzerine çekmişti. Nâzım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu. Onun bütün itirazlarına ve hırçınlıklarına, bir peygamber sabrıyla katlanır, onu inandırmaya çalışırdı. Fakat Peyami, zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer, hatta esrar kullandığı bilinirdi. Bu bakımdan da Nâzım’ın tam zıddı bir tipti. Nâzım’ın, çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine, mutlaka kara derdi. Nâzım’ı kıskanıyor, onun etkisine düşmekten korkuyordu. Bütün bunlara bakmayarak, Nâzım onu kazanmak umudunu bırakmak istemiyordu. “Peyami de tersine, Nâzım’ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. Bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. Sonunda Peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı. O tarihten sonra da ateşli bir antikomünist kesildi ve bütün ömrü boyunca faşizme hizmet etti. Komünizme ve komünistlere şiddetli hücumlar yaptı. Hele Nâzım’a ve bizlere karşı uydurmadığı iftira, yapmadığı jurnalcilik kalmadı.
-Zekeriya Sertel
Edebiyatımız bunlar gibi daha nice çatışmalarla geçmiştir. Bayıla bayıla okuduğumuz kalemlere bir de bu yönden bakalım dedim. İnsan hayret etmeden duramıyor. Umut edelim ki Emin Karaca kitabın ikinci sayısı için bizleri daha fazla bekletmesin.
-Gülsüm Köse




👏🏻👏🏻