top of page

Ufuk

"Beceremedim." Aklından sürekli aynı kelimeleri geçirdi. "Ben yaşamayı beceremedim. Sadece havayı soluyacaktın. Sadece farklı yüzler takınman gerekirdi. Ama onu bile beceremedin!" Gözlerini kapattığında söylediği kelimleler ufak notlar halinde gözbebeklerinin üstünde gezinir oldu. Açtığında da sadece ucunda ölüm olan yoldan, seyrek geçen insanlardan ve küle yakın tonuyla soluk mavi göğü görüyordu. Nasıl bu hale geldi bu çocuk? Hayata bir sıfır geriden başlayacağı bir ailede mi doğdu? Burnunun ucuna gelen tüm fırsatları sırf gururuna yediremediği için red mi etti? Parası mı yetmedi artık okumaya? Kimseyi yanında tutmayı mı beceremedi? Tek bir cevabı yok, hepsi birden.


Karşısından gelen kısa boylu, muhtemelen kırklarında, hafif kelleşmiş sakallı bir adam bir anlık dalgınlığına gelmiş olacak ki elinde tuttuğu pazar poşetlerini kırık kaldırım taşına takılınca hepsini yere düşürüverdi. Bir domates poşetinden çıkıp çocuğun ayağının önüne yuvarlandı. Adam da elektrik direğine tutunarak son anda yere kapaklanmaktan kurtuldu. "Hay Allah!"


Çocuk birkaç saniye sadece baktı. Bu birkaç saniyenin bir aralığı adamla gözgöze geldi. Neyine yarardı son dakika bir sevaba girmek? Bu adamın onu bir daha görmesi imkansızdı zaten. Belki bir ihtimal cesedi bulunur da en son bu adamla görüldüğüyle ilgili bir bilgi yayılırsa adam onu morgdaki bembeyaz kesilmiş suratına bakarak tanıyabilirdi. Ama ihtimal, sadece o kadar.

Yine de zarar etmezdi ya.


Çocuk yere eğildi dağılan sebzeleri doğru poşetlere koymaya başladı. "Sağol oğlum. Yengen bekliyodu beni. Acele işe şeytan karışırmış gerçekten."

Çocuk cevap vermedi. Sadece en hızlı şekilde poşetleme işlemini bitirmeye çabaladı. Adamsa dili mi yok acaba diye düşünmekten kendini alamadı. Sonunda poşetlerin hepsini eline alıp doğruldu. Çocuğun yüzünü inceledi. Müstakbel ceset de sadece başını hafifçe eğip yürümeye koyulacakken adam "Sen kimin oğlusun?" diye sordu. Çocuk istemeye istemeye arkasına döndü. "Buralı değilim amca. Okumaya gelmiştim. Az dolanayım dedim. Civar köyde geziyodum sadece."


Adam neredeyse hayatı boyunca okuldan mağrur olmuş olacak ki bir anlık yüzü güldü. "Okuyun oğlum okuyun. Büyük adam olun. Bu memleketi hep okumayanlar bu hale getirdi. "


Çocuk aklında yankılanan 'büyük adam olun' lafıyla bir anlık sırıttı. Bu yola o da bu hayalle çıkmıştı. Adamın söylediğine değildi de kendi halineydi daha çok sırıtması. Kafasını sallayarak geçiştirdi. Yoluna devam edecekti ki adam konuşmaya devam etti.

"Benim de senin yaşlarında bi kızım var. Çok okusun istedim de annesi masraf çıkarma başımıza dedi."

Çocuk nedense konuya alakadar olma gereksinimi duydu bu kez. "Peki kızın okumak istiyo mu?"

Adam bir yere baktı bir göğe. En son çocuğa dönüp "Yok... Pek niyetli değildi." dedi.


"O zaman sorun yok. İstemiyosa zorla da gönderilmezdi zaten. İnsan bazen temel haklarından da mağrum kalmak istiyo."


Adam çocuğun yüzüne bakıp diyecek bir şey bulamadı. Çocuk arkasını dönüp yoluna devam edecekti ki adam tekrar konuşmaya başladı. Sanki kendisini durdurmak amacıyla gönderilmiş gibi hissetti. Ya da sadece canı sıkılan yanlız bir adamdı.

"Öyle her istemediğinden kaçmakla olur mu ki?"

Adam bunu arkası dönükken söyledi ve bir cevap beklemeden yürümeye başladı.


Çocuk buna anlam veremedi, birkaç saniye arkasından baktı. Kafasını çevirip yola devam edecekken karşı kaldırım bankında oturmuş yaşlı bir teyzenin ona kitlenmiş olduğunu gördü. Kadın şaşkın gibiydi. Ama oturup bir de ondan soru yağmuruna tutulacak hali yoktu. Taş yol bitene kadar yürüdü ve yolun bitiminden toprak yolla devam etti. Köprüyü gözledi.


Uzun bir süre elleri ceplerinde yürüdü. Hava da birkaç ton karardı. "Not yazmak isterdim. Ama kim alıp ciddiyetle okuyacak ki. Daha çok kime yazıcam ki. Hayatından eksildiğimde onda etki yaratacak biri yok." Birkaç köy çocuğu karşı kaldırımından ters yola doğru gülüşerek ve hızlı adımlarla geçiyordu.

İçlerinden birinin sözlerini duydu. "Annem geç dönme dediydi. Gene bana kızcak."


O an ona o kadar tatlı bir dert olarak gelmişti ki bu. Kendisi hiç yaşamamıştı. Ailesi ona kızacak kadar bile görmüyordu onu. Hep silikti, görünmezdi. Annesinin diğer kardeşlerinin üstüne titrediğini gördükçe kıskanmadan edemezdi. Her konuda. Kendini birçok kez yaraladı, hasta taklidi yaptı; olmadı belki bir ihtimal annesi eski mahallesindeki çocukları bulur da onlara iyi bir azar çeker diye gidip o çocuklara küfürler yağdırdı ki iyi bir dayak yesin, annesi de onu korusun. Yiyip dayağını oturur. Bu kadar. Annesinin sadece "git merhem sür" dediği sözleri kulağında yankılandı. Bırak ilgi görmeyi, azar işitmeyi bile isterdi. Sırf ailesinin kendisini gördüğünü anlaması için.


Anılarını kafasını silkeleyerek geçtiği toprak yolda bıraktı ve köprüyü gördü. Taştan, güney tarafı yosunlarla kaplı, üstünden geçeni 'acaba yıkılır mı' düşüncesiyle korkutan o köprüyü. Uzun uzun batan güneşe baktı. Belki ışık tutamadığı hayatını o aydınlatır diye. Eline bir şey geçmedi doğal olarak. Düşüncesi o kadar kuvvetliydi ki güneş aklını aydınlatsa bile kararından vazgeçecek hali yoktu.

Ellerini ceplerinden çıkardı, köprünün beli geçmeyen taştan korkuluğuna yaklaştı. Kendi gibi birine ne kadar yakışan bir sondu bu. Sessiz sakin, kimsesiz.

Köprüden aşağı doğru baktı. Otuz ila kırk metre arası bir yükseklik ve aşağısında da sudan çok kaya vardı.

"Eh, kurtulmaya yeter herhalde..."


Ayakkabılarını çıkarttı ve ufuğu izlemeye başladı, güneş arkasında kaldı. Baktığı yer gökyüzünün en karanlık kısmı halindeydi. Oraya ne kadar süre baktığını kendisi bile hesap edemedi. O anda zaman algısı o kadar körelmişti ki düşüncelerinden, on dakika da olabilir yarım saat de. Sonuna yaklaştığını hissetti, içi bir anlığına alev alır gibi oldu. Gözleri karardı, soğuk terler akıttı. Kendi durumunda o kadar gerilmişti ki bir aralık geriye doğru birkaç adım atıp kendisine gelmeyi bekledi. Baş ağrına ve göz kararıklığına son veremedi. Son kez kendi haline güldü. "Bir ceset için bir baş dönmesini fazla abartmıyor musun sence?"


Daha fazla bu ağrıyla duramadı. İyice taştan duvara yaklaştı. Gözlerinin gördüğü renkler giderek azaldı. Tam sağ bacağını duvarın üstüne atacakken beline dolanan kollarla irkildi. Hızla yere doğru çekildi.

"N'apıyosun sen?!"


Gözleri hala aynıydı. Kısarak hayal meyal de olsa görmeyi umut etti ve başardığı an hayret etti.

Kaç saat önce atlattığını bilmediği o amcayı gördü.

"Bunca insan hayata tutunmak için çabalarken sen geberip gitmek mi istiyosun? Seni bu hale getirenlere mi oh çektireceksin? Arkandan acımalarını çok mu istiyorsun?"


Çocuk hala birçok şeyi idrak etmekle uğraşıyordu. Bu adam onca yol onu mu takip etmişti? Ya da sadece rastlantı mı? Adamın diksiyonu bir değişmiş gibiydi sanki. Anlam vermeye çalışırken yerlere baktı. Adamla beraber topladıkları sebzeler poşetlerle beraber öncekinden daha fazla saçılmıştı etrafa. Sahi, rastlantıysa da adam bunlarla burada napıyordu? Bir pazar kurulması için fazla tenha yerler değil miydi buralar?


Adam onu sarsarak bağırmaya devam ediyordu ki çocuk kararan gözleriyle görmek için çok çabaladığından onları dinlendirmek adına gözlerini kapattı ki kafasını arkasında duran köprünün taş duvarına çarptı. Gözleri kapalıken adam da onu bırakmış olacak ki omuzları da yere düştü. Gözlerini geri açtığında gözleri netliğini tekrar kazandı.

Adam? Poşetler ve sebzeler neredeler? Hiçbirinden iz yoktu. Bayılmadığına emindi çünkü gözünün kapalı duruşu en fazla üç saniye kadar olmalıydı.

Ayaklandı. Etrafa bakındı.


Hiçbir şey yoktu. Kendisi ve sağ yanında kalan ayakkabıları ve  dışında. Kendini rüyada sandı, sert tokatlar attı yüzüne. Yine de bilinci açık olsa da asla kendine gelemediğini düşündü.


Yalınayak köprüye sırtını dayayarak uzunca bir süre etrafı izledi. Gözlerini kırpmayı unutacak kadar batan güneşin arkasında bıraktığı turuncu bulutlara daldı.

Kafası bomboştu: şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde bomboş. Yaşadığı şoktan mıdır nedir, zihninden tek kelime bile geçmedi. Sadece oturdu orda.

Aklına gelen tek düşünceyle bilincine tekrar kavuştuğunu düşündü.


"Sahi... Ben neden ölecektim."


 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page