GÖL
- Ayşe Nur

- 19 Ağu 2023
- 4 dakikada okunur
20 Ağustos 1967
Eski baraja geldim. Göl demek artık yeridir herhalde. Suyun içinden çıkan antenler ve ev bacaları ayrı bir hava katıyor etrafa. Kurbağaların ve ağustos böceklerinin ciyaklaması büyülüyor insanı. Samanları geçip ayı gecenin her saatinde görebileceğim açık bir alan buldum. Kamerayı kurarken bir siluet yanıma yaklaştı. Başımı eğerek selam verdim, o ise eliyle karşılık verdi. Yere oturdu.

Çamurdur bu saatte oralar, ne akılsız bir herif! Aslında iyi giyinişli bir Avrupalıya benziyor ancak yaptığı hareketler bir garip. Kasketini yastık gibi kullanıp uzandı yere bildiğin.
Kamerayı ve açıyı istediğim gibi kurduktan sonra çantamdan Türk kilimi çıkarttım. "Buranın yabancısı değilsin herhalde, hazırlıklı gelmişsin." dedi iyi giyinişli adam. Konuştuğunu duyunca belki nereli olduğuyla ilgili kafamda bir fikir belirir diye ummuştum ama nafiledir. Adamın Türkçesi, İstanbul Beyefendilerinin konuşmasından farksızdı. Gülümseyerek " Ben Jules" dedi ve elini uzattı. " Ali Sami ben de." elini sıktım. Sonrasında pek konuşmadık. İkimiz de gökyüzü ile büyülenmiştik herhalde. Ben sürekli ayın fotoğrafını çekiyor ancak tam istediğimi yakalayamıyordum. Bulanık çıkıyordu hep. Her homurdanmamda Jules bana bakıyor ve gülüyordu. Utanç vericiydi biraz. Profesyonelliğimi ona gösterememiştim. Küçük çocuklar gibiydim.
Belki çok üstüme gittiğimdendir diye dinlenmek için kilimin üstüne oturdum. Jules da oradaydı, rica etmiştim altı çıplak oturmasın üşütür yoksa diye. O da benim gibi bakıyordu etrafa. Merak ettim acaba ne iş eder bu adam diye. Ama sormadım.
Gökyüzüne baktım. Tüm Samanyolu Galaksisi ayağımızın altındaydı, göle yansıyordu. Kum tanelerinin düşüşü, gece yarısını geçince toplanmaya başladım. Meraklı gözlerle bana bakan Genç Jules’a “Sen ne zaman geri döneceksin eve, saat çok geç oldu, ailen endişelenir.” dedim. Evimdeyim, dedi gülümsedi. Ne dediğini anlayamadım tam, belki de iyi giyinişine rağmen sokak çocuğuydu ya da evden atılmış bir ayyaş.
19 Eylül 1967
Yeni dolunayda yine eski baraja doğru ilerliyordum. Genç Jules’u birkaç kişiye sormuştum ancak tanıyan çıkmamıştı. Avrupalı iyi kesimden birisi mi ya da İstanbul’un serserisi mi hala çıkaramamıştım. Temkinli davranmam gerekiyor. Bu sefer barajda uzun bir süre kalmayı düşünüyordum, yanıma iki kişiye de yetecek kadar yiyecek ve içecek aldım. Vardığımda Jules oradaydı, bu sefer elinde defter vardı ancak kırmızı kalem kulağında parlıyordu. Beni görünce “Ali Sami Efendi, merhabalar nasılsınız?’’ diye girişti hemen. Demek efendi diyor bana, ne iyi bir delikanlı.
“İyidir, iyi. Asıl sana sormalı, elindeki defter nedir?”
“Senin işin gibidir benim işim Ali Sami Efendi. Ben çizerim gördüğümü, sen çekersin gördüğünü. Geçen sefer geldiğimde burada nasıl karşılanacağıma baktım. Kurbağalar sevdi, ağaçlar sevdi, bakın yıldızlar bile sevdi o kadar uzaktan. Hem burayı tercih eden tek sanatçı da ben değilmiş, göze uygunmuş demek ki.’’
Ressammış demek. Bu devirde ressam olmak öyle kolay bir iş değildir. Para ister. Nerelidir acaba bu genç? Kilimimi yere sererken düşüncelere daldım. “Gel buraya otur, nemli toprak. Diğer sefer uyardım ya seni.” derken aynı zamanda kamerayı kurmaya başladım. İlk başta ikimiz de fazla konuşmadık. İşimize odaklandık sonrasında bir karın gurultusu duyuldu. Yemekleri çıkarttım, bardakları doldurdum. Yemek yerken iş yapabilen tiplerden değilmişiz ama iş konuşmaya gelince, iyi ki evlerden uzak bir yerdeyiz.
Konu konuyu açtı, zaman geçti. Etrafımızı saran toprağın ve ağaçların nemli kokuları eşliğinde o taslağını bitirdi, ben kameramın filmini. Defterindeki diğer taslakları gösterdi. Çok ince detayları bile katmış yapraklara. Baktıkça bir büyüye kapılıp kendini orada hissediyormuşsun gibiydi. Çalışkanmış, yetenekliymiş. Kendisi söyledi bu lafları. Pek alçak gönüllü olduğu söylenemezmiş, belli zaten. İstanbul Beyefendisi gibi konuşmasına gelince sesler kesildi. Konuşmak istemediği bir konuymuş. Yüzünün düşüşü, gecenin loş karanlığında dahi oldukça belirgindi, ısrar edemedim. Biraz daha sohbetin ardından ay, ışığını ağaçların arkasına vermeye başlayınca eve gitmek üzere ayrıldım. Bir dahaki dolunaya sözleşip vedalaştık.

19 Ekim 1967
Bulutlar arada gelip geçiyor, hava açılıp kapanıyordu. Jules etrafta yoktu. Hafif bir endişeyle fotoğraf çekiyordum. Geldiğimden beri bir saat geçmişti ki sürünme sesine eşlik eden hayıflanmayı duydum. Sese doğru yönelmeye başladım. Ağaçların arasından Jules’u gördüm. Yanına hızlı adımlarla yürüdüm. Arkasında şövale vardı. Beraber şövaleyi her zamanki yerimize taşıdık. Şövaleyi incelemeye başladım. Tek bir çatlak bile yoktu ama çokça kullanıldığı belliydi.
“Kayın ağacından, değil mi?”
“Evet, birinci sınıf hem de.” dedi gururla.
“Bunu almak çok zor olmalı hatta almayı bırak bulmak ayrı bir dert.”
“Almanya’dan bir arkadaşım getirmişti. Hediye. Nasıl bir kalbi varsa, nereye götürürsem götüreyim zarar vermeden her zaman eski yerine götürebilmişimdir.”
“Ne güzel bir arkadaş!” dedim gülümseyerek. Almanya’da iyi bir mevki sahibi olmalı ki arkadaşları böyle olsun. Sevindim aslında böyle bir gencin böyle güzel ortamda olmasına. Tuvalini şövaleye yerleştirdi. Geçen ayda çizdiği taslağı geçirmiş tuvale ancak tek bir boya dahi yoktu. Sormadım sebebini, bir bildiği vardır. Benim bilgim bir yere kadar sonuçta. Hem Almanlar farklı yapıyordur belki de.
Sohbetimiz şenlenmişti. O taslağına renk katarken; ben daha önce çektiğim, hoşuma giden, çıkarttığım fotoğrafları kilime diziyordum. Bugün daha güzel fotoğraflar çekebileceğimi düşünmüştüm ancak havanın farklılığı ayın güzelliğini görebilmeyi zorlaştırıyordu. O nasıl ayı yakalayabiliyordu ki. Bu sefer yanımda ayriyeten gaz lambası da getirmiştim. Yakmanın sorun olup olmayacağını sordum, kafasını hayır anlamında salladı.
“Bu son kez buraya gelişim”
“Sonunda istediğin fotoğrafı çekebildin mi?”
“Pek sayılmaz ancak havalar kötüleşmeye başladı. Burada kasımda kar yağmaya başlar, kamera ıslanırsa bir anlamı kalmaz.”
“Öyle mi?”
“Evet, senin için sorun olmayacak mı? Sonuçta tuvale ıslak boyalarla dokunuyorsun. “
“Sorun olacağını düşünmüyorum.”
Biraz zaman geçtikten sonra aklımdan geçeni söylemeye karar verdim. Son görüşüm olacaktı zaten, ne zarar gelebilir ki.
“Jules, sana bir soru sorabilir miyim ancak lütfen saygısızlık olarak algılama. Senin gibi bir yeteneğe saygım sonsuz ama merakım zaman geçtikçe daha da artıyor.”
“Sizin gibi bir beyefendinin bana sorabilecek sorusu olması beni ne kadar onurlandırdı emin olun tahmin bile edemezsiniz.”
“Nasıl yapıyorsun? Demek istediğim taslağındaki ile bugünkü aynı mı? Öyle olması aklımı almıyor. Sonuçta günler geçiyor.”

“Çektiğin fotoğraflara dikkatlice bakarsan günün sonunda en güzeli olarak adlandırdığının aslında diğerlerinden pek de bir farkı yoktur. Sonuçta aynı bakışla aynı gözlerle aynı aya bakarsın. Ay, yıldız, güneş hepsini fotoğrafladığında bulanık ışık parçaları olarak çıkarlar karşına. Ancak ne kadar bulanık olurlarsa olsunlar, sabah yanında gezdiremezsen de ayı, yarın değişmeden gelecektir kapına yeniden. Gözlerine zevk, hayallerine haz getirecek. Ve bunu sadece onlara doğru bakabilenlere verir. Sanırım ikimizin de ilgisini gizliden gizliye çeken bu. Sokakta kalmış gençler de, evlerine kilitlenmiş yaşlılar da, bizim gibi sanatçılar da bakar ayın berrak yüzüne. Ve gizliden gizliye düşünürüz ki her şey gidip geri gelmese de, gece bitse de yarın ay yine bize dönecektir. Değişmeden.”

Jules bu sözleri gülümseme eşliğinde söyledikten sonra ayın ışığında yavaşça kayboldu. Ertesi gün öğrendim ki barajın bir hayaleti varmış. Üzerine su geçen barajın altındaki köydeki yetimhaneye ailesi tarafından 9 yaşında terk edilen ressam, her ay dolunay zamanında yetiştiği yetimhaneyi ziyaret eder ve çocuklara resimlerinden hediye edermiş. Bir dolunay gecesinde öyle çok yağmur yağmış ki köy sular altında kalmış. İnsanlar oraya ölüme terk edilmiş. Ressam da o gece orada ölmüş. Ancak her dolunayda hayaleti aynı yere gelir ve çocukken ailesinin onu alması umuduyla baktığı gökyüzünü resmedermiş.
Yazar,
Ayşe Nur SUSUZLU




Çok güzel . Hissettiklerimi anlatamam belki ama çok hoşuma gitti özelliklede okudukça bir şeyleri tam anlamıyla anlayınca. 🌟