top of page

Thérèse Raquin

  • Yazarın fotoğrafı: NOVA
    NOVA
  • 28 Ağu 2023
  • 7 dakikada okunur

Bir suç ve ceza yazısı



Guy de Maupassant, Pierre ve Jean’ın önsözünde, “Bir romancının amacı bize bir öykü anlatmak, bizi eğlendirmek ya da üzmek değildir, belki bizi, olayların gizli ve derin anlamlarını kavramaya ve bunlar üzerinde düşünmeye zorlamaktır.” der. Emile Zola, kaleme aldığı bu romanda Therese Raquin karakteri ile tam olarak bu sözü bize anlamlı kılar. Etkileyici, insani ve somutlaştırılmış ögeler sunar bize. Kitap kendi ana dilinde (Fransızca) derin ve güzel kelimelere sahipken aynı zamanda çeviri dilinde de etkisini kaybetmez.



Therese Raquin; ailesini yitirmiş ve babasının son çare olarak yanına bıraktığı halasıyla büyüyen bir genç kadın rolündedir. Halası ve halasının hasta oğlu Camille ile yaşamaktadır. Camille cılız ve ilaçlara hep ihtiyacı olan, okuyucunun gözünde acınası bir kişiliğe sahip bir karakterdir. Therese için yeni bir deneyim olan bu ortamda, bu ortamın havasından ve kişilerinden etkilenmiş, her ne kadar onlarla yaşadığını düşünsek bile yaşamdan hiçbir paya sahip olamayan bir gençtir. Sessiz ve sakin, duvarlara duygusuzca bakan ve içinde tek bir yaşam ışığı bile bulundurmayan birisidir. Onunla tanışmak okuyucuya bir doğallık, okurken de bir gerçeklik sunar.



Therese duyguları bastırılmış bir hayat yaşarken; kuzeni Camille annesi tarafından bir o kadar şımarık, saf ve mutlu bir şekilde büyütülmüştür. Zavallı kız Therese’ye ise bir hastalıklı gibi davranılmış ve o, Camille’in ilaçlarına maruz kalmıştır. Mutluluk sadece başkaları üzgünken elde edilen basit bir oyundur ne de olsa ve Therese 21 yaşına kadar bu oyunu kaybetmiştir. Bahsi geçen 21 yaşına geldiğinde de halası tarafından Camille ile evlendirilir. Monoton hayatı daha da devam eder ve Therese’in iç korkuları artarken dış dünyasında suskunluğu devam eder. Yeni günden bir beklentisi olmayan bu genç kadın öylece yaşayıp gidiyor, halası ile dükkanda çalışıyor ve kocası da akşam eve gelip yatıyordur. Bu üç kişilik ailenin geçimlerini sağlamak için tüm gün çalışıp birbirleriyle iletişim kurmadan günü tamamlamaları onları birbirlerinden uzaklaştırıyor, hislerini yitirmelerine sebep oluyordur. Yalnızlaşıyor, ve birbirlerine olan sevgilerini yitiriyorlardır.


Emile Zola’ya göre romancı bir sanatçı değil, bir bilim adamı gibi yansız kalabilen kişidir. Bu yansızlığın ilk koşulu gözlemdir. Yazarın roman yönteminin ikinci aşaması, deneylemedir. Emile Zola, “Doğalcı roman, yazarın gözlemlerinden yararlanarak insan üzerinde yaptığı bir deneyleme uygulamasıdır.” der. Claude Bernard’ın düşüncelerine büyük önem veren Zola, insan psikolojisinin insan fizyolojisinin bir parçası olduğu fikrini benimsemiştir. Emile Zola, natüralizm akımının temelinde yatan soya çekim unsuruna da bu romanda yer vermiştir. Camille annesinin istediği şekilde tek düze bir hayat yaşamayı kabullenebiliyordur. Çünkü annesine çekmiştir. Fakat Therese’in annesi Cezayirli bir kadındır ve Therese güçlü kişiliğini annesinden almıştır. Yani Therese, Camille ya da halası gibi değildir. İçinde bir kıvılcım, bir tutku vardır. Fakat yine bu psikoloji ve fizyoloji düşüncesinin ortaya koyacağı şekilde içindeki tutku bastırılmıştır. Kitap, Therese ne zaman kendini bu tutkuya sahip bulduysa işte o zaman başladığını okuyucuya hissettirir.



Bu da kocasının çocukluk arkadaşı Laurent ile ortaya çıkar ilk kez. Therese ona ilgi duyuyordur ve belki de böylece kendini ilk kez keşfetme fırsatı olmuştur. İçindeki tutku onu daha da hareketlendirmiş ve hisse sahip kılmıştır. Laurent onun aradığı şeydir ve bu sadece ilk karşılaştıklarında bir bakışma ile ortaya çıkmıştır. Romanın bu kısmında tabuları ve arzuları arasında kalan bu genç kadının yaşadıklarına tanıklık ederiz. Aklından geçen her düşünceyi biliriz. Böylesine monoton ve ruhsuz bir yaşam mı yoksa sevgilisi Laurent ile tutku dolu bir yaşamı mı seçmelidir?



Camille’in tersine, güçlü görünümü ve kaba, hoyrat yapısıyla Laurent, Therese’in ilgisini çekmişti. Laurent’ın bu sert yönü, Camille’in pasif ve uyuşuk hareketlerinde yakalayamadığı bir şeydir çünkü. Nitekim hiç de masum olmayan bu ilgi, kısa bir süre içerisinde aldatmaya dönüşür. Başta amacı sadece eğlenmek olan bu adam bile Therese’in tutkusuna kapılmış, o tutkuyu kendinden bir parça gibi hissetmişti. Birbirleri içindiler. Gizli buluşmaları ve aile dostu olan Laurent’in akşamları yemek masasında açıktan bakışları ile kendilerini tatmin olmuş ve mutlu hissediyorlardı. İşte mutluluğu kazanmıştı Therese. Halasını ve kocasını aldatmaktan derin bir keyif alıyordu; ödev duygusundan yoksun, sadece ateşini söndürmenin uyuşukluğu içinde yaşayan Laurent gibi değildi o; fena bir iş yaptığını biliyor ve asla korkmuyordu.



Therese artık mutluluğu kesin kılmak istiyordu. Tercihlerini aşkından yana kullanıp sevgilisiyle birlikte kocasını öldürmüştü ama vicdanı asla peşini bırakmamıştı da Kocasının hayaleti her dakika onun yanında yer alıyor, gözlerini her kapattığında ölmüş kocasını görüyordu. Bu Laurent için de aynıydı.


Gerçekten de iki katil bu psikolojide pasajlarda beraber dolaşıyor, bu sırada tüm Paris halkı, Camille’in teknede boğulmasından bahsediyordu. Camille yüzmeyi bilmiyordu. Camille en yakını ve karısının onu öldüreceğini asla bilmiyordu. Onu boğan, bedenin peşinden Camille diye ağlayarak herkesi masumluğuna inandıran bir yakındı bu. Yanında ise ölümünü acıyla izleyen karısı da bulunuyordu. Camille öldü herkes mutlu muydu peki artık? Bayan Raquin (halası) ve Michaund’un büyük sevinciyle evlenen bu iki katil artık mutlu muydu?


Tutkuları yok olmuş, yerini nefret ve tiksintiye bırakmıştı. Therese daha da sessizleşmişti, Laurent ise gününü morglarda geçirip, kendini Camille’in bedenini ararken buluyordu. Onun kâbusu Camille ile yüzleşmeyi kendisine hak görüyordu. Ne de olsa yaptığı doğruydu ve sadece katilin o olmadığını kanıtlaması için bir beden gerekiyordu. İstediği kadına sahipti ve onun için yapmıştı bunu ne de olsa ama suçun kendisini ne kadar örtsen de cezası bir şekilde verilirdi. Suç ve ceza… Ayrıca daha önce tek başlarına gördükleri kâbuslar artık aynı yatakta, aynı gecede ve Camille’in korkunç görüntüleri ile görülüyordu.


Romanda Camille’nin öldüğü noktaya kadar çevrenin karakterler üzerindeki etkisi anlatılıyordu. Bu, Zola’nın doğalcılığından gelen bir yazı tarzıydı. Bunun bir sonucu olarak Therese hep çevreye maruz kalır şekildeydi. Onu harekete geçiren bir şey olmadığı gibi, yaptığı şeylerin de sonucu olmuyordu. Cinayetten sonra ise olayların kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri anlatılıyor. Artık yapılmış bazı şeylerin cezası onların iç dünyasında çekiliyordu.


Yansız anlatışa sahip Emile Zola’nın anlatımı bazı zamanlar öyle bir hal alıyordu ki bu anlatım, okuduğunuz o güzel tutku zamanlarındaki gibi değil, çok farklı bir kitapta sizi rahatsız edecek bir anlatım şekliydi. Yazar tüm olayları okuyucuya neden-sonuç ilişkisi içinde veriyor, karakterlerinin ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden kitapta değiştirebilir ya da şahsi yorum katılabilecek bir şey göremiyorum. Yazarın bile yazdıktan sonra yazdıklarını değiştirebileceğini düşünmüyorum. Var olan kitap ile de ses getirmiş olan Zola, belirli karakterleri halktan ve gerçek dünyadan alması ile de olay akışlarını bu kadar güzel düzenleyebiliyor. Therese bile ne yaptığını bilmezken okuyucuya içinde bulunduğu psikolojik dönemi aktarılıyordu.


Therese karakterinin eleştirilebilir hareketlerinden biri de aldatma yolu, aldatım anları ve beyninin çalışma mekanizmasında sadece istek uğruna yaşayan biri olmasıydı. Fakat kitabın yazı tarzı olan natüralizm, suçu da mizacın getirdiği özelliklerden kaynaklanan bir durum olarak tanımladığı için suçtaki kişisel irade gölgede kalıyordu. Böylelikle suç neredeyse bir yazgıya ya da mizacın yarattığı bir kaçınılmazlığa dönüşüyor; onu suça yönelten toplumsal koşullar arka planda kalırken, fizyolojik ve genetik koşullar ön planda oluyordu. Kişiler bu süreçler içinde suç işlemeye yönelse de suç suçtur ve öyle de olacaktır. Ceza mekanizması da suça göre oluşmuştur. En çok istediği şeyin ta kendisi ile sonunu getirir karakter…


Nefret ve kin dolu evlilikleri ortalama iki yıl sürer. Bu süreçte olaylar daha fazla karışır, Therese’in vicdanı ona acı çektirir ve oğlunun ölümünden sonra kahrolan Bayan Raquin’e her şeyi anlatır. Sağlık durumu olarak daha kötüye dönüşür kadının hali. Therese suçuna zalim kocası dışında bir suçlu arıyordur. Sessiz vakitleri eskisi gibi değildi, içindeki çığlıkları duymasına sebep oluyordu. Bayan Raquin onu susturmaya çalıştıkça Theres’in Camille’i nasıl öldürdüğünü anlattığı sahne, kitabın en etkileyici yeri oluyor benim için. Kadın sonunda felç oluyor, her gün, her akşam ve her sabah ev içerisinde Laurent ile Therese’in birbirlerini suçlamalarına şahit oluyordu. Camille onun için her gün bir kere daha ölüyor, her gün onu kandıran iki insan akşam gelen misafirlere karşı yeni rollere bürünüyordu.


Romanda suçluluk psikolojisi açısından en etkileyici ayrıntılardan biri de Camille’in can havliyle Laurent’ı ısırdığında boynunda bıraktığı yara izidir. Bu iz, vicdan azabını somutlaştırır; cinayetin kanıtı olarak kan rengine bürünür, sızı verir, yanar ve Laurent’ı devamlı surette kemirerek rahatsız eder. Bu yara izi fizyoloji ile psikolojiyi suçun odağında buluşturur aynı zamanda. Ne kadar olayları Therese tarafından ele alsak da kurbanı elleri ile boğması sıkıntı çıkarmaz Lurent’e. Boynundaki iz her kâbusunda daha da büyür ve kaplar onu. Emile Zola korku psikolojisini ve kâbusları, cinayet sonrasında katilin iç dünyasını, değişken ruh halleri ve çelişkili davranış biçimlerini etkileyici biçimde dile getirir. Bence bu romanı benzer tutku, aşk ve cinayet hikâyelerinden farklı kılan yönlerden biri budur: İnsanı tutkuları, çelişkileri ve derin ruh halleriyle anlatabilme ve canlandırabilmedeki ustalık. En büyük karakteristik değişiklik de Laurent’te bu şekilde gözükür.



Bir kan ve şehvet akrabalığı kurulmuştur aralarında. Aynı ürpermelerle ürperiyorlardı. Yürekleri bir çeşit acı kardeşlik içinde, aynı kaygılarla burkuluyordu. Sanrıları, yanılsamaları giderek yoğunlaşıyordu. Laurent’ın yaptığı resimlerde Camille’in yüzü sırıtıyordu sürekli. Katil ruhunu iyi irdeleyen Zola, o ruhun iç çelişkilerini, mantıksızlıklarını, azaplarını dile getirmede ustalıkla yol alıyordu. Aralarındaki ortak cinayet sırrı onları pranga gibi birbirlerine zincirlemiş, aralarında yatan ceset, onlara galip gelmişti. Tüm bu süreç içinde psikolojik olarak çok acı çekmişler, ancak asla yaptıklarından pişman olup vicdan azabı duymamışlardı. Sadece öyle olduğunu sanmakta ve birbirlerini suçlamaktaydılar.



Camille onların arasında dolaşmaya devam eder, hiçbir zaman bırakmaz onları. İkisinde de giyotin korkusu başlar, “Ya bir gün gerçek öğrenilirse.” diye ürpertiler içinde kalırlar. Camille’i yok yere öldürmüş olduklarını düşünürler. İkisi de sürekli birbirlerinden kuşkulanırlar, “Ya polise gidip durumu anlatırsa.” diye geçirirler içlerinden. Suçlamalar ciddiye dönmüştür ve ne yaparlarsa yapsınlar asla kafalarını dağıtamıyorlardır. Laurent iri cüssesi ile artık Therese’ e nazikçe yaklaşmıyor ona acı çektiriyor, dövüyordur. Therese bu şiddetten zevk alır, onu bir ceza olarak görür. Aklının başına geldiğini düşünür ve hiç bitmeyen Camille yaslarına devam eder. Zavallı kadın Bayan Raquin’in ayakucunda tüm gün ağlar ve Tanrı’ya dua eder. Affedilesi bir şey yaptığını düşünür ve kendini psikolojik olarak affetmiştir bile. Therese kendini kaybediyordur. Zihninde çok farklı bir dünya ve rahatsız edici senaryoları her gün yeniden yaşıyordur. Onunla bakışan zavallı kadının bile onu affettiğini düşünür. O kadın ona acıyordur. Acınası bir varlık olarak görüyordur hatta. Asla affedememiş asla affedeceğini bile düşünmemiştir… Eteğinin ucunda, oturduğu yerde Laurent ve Therese iki ölü bedenken de düşünmemiştir.


Laurent kötü bir ruh hali içinde, Therese’in bir gün gerçekleri anlatacağından kuşkulanır. Buna çokta olasılık vermez çünkü ne de olsa Therese de bu senaryoda bir suçludur onun için. Romanın son sahnesi, ellerini ve akıllarını cinayete bulayan iki sevgilinin birlikte zehir içme sahnesidir. Antik çağ trajedilerini anımsatan bu sahne, evrensel insan tutkularına ve zaaflarına güçlü bir göndermede bulunur. Bayan Raquin ise bu tragedyada susku dolu bir “koro” görevi üstlenmiştir adeta: Kaskatı, sessiz ve ağır bakışlarla ikisini de ezerek, bakmaya doyamadan, ayaklarının dibinde yatışlarını seyreder. Onları affetmez. Camille ise o gün onun için yine ölmüştür, bir daha uyanmamak üzere...


En çok istedikleri ile sonlarını getirmişlerdi. Suç ve cezaları ile sunmuşlardı kendilerini. Herkesten kaçmış iki suçlu kendilerinde huzur bulamamış, kendi mahkemelerinde ölüme layık görülmüşlerdi. İki suçlu da birbirini gizlice öldürme planında iken sadece son anlarında kabullenmişlerdir kendilerini. Ölümle beraber buluşmuşlardı. Birlikte oldukları her anda kendi bencil egolarına yediremedikleri bu suçu birbirlerinin üstüne yıkarak kendilerini üstün kılmaya çalıştılar. Böylelikle psikolojik süreci birbirleri için daha da zor kılarlar. İki katilin hazin sonu daha fazla acı çekmek istemedikleri için birlikte intihar etmeleriyle gerçekleşir.



Natüralizmin öncülerinden kabul edilen Emile Zola, Therese Raquin romanında -hangi dönemde olursa olsun- hiç değişmeyecek olan tutku, vicdan azabı, cinayet gibi kavramları masaya yatırmış, bunlar hakkındaki görüşlerini neden-sonuç ilişkisi içinde açıklamıştır. Romanı yazarken kullandığı yalın fakat katı diliyle okura yaşanan her duyguyu hissettirmeyi başarmış ve ortaya hafızalarda iz bırakacak bir eser çıkarmıştır. Natüralizm akımın öncülerinden olan ve yazdığı bu ilk kitap ile de ses getiren, 1987’den Zola’yı sunuyorum.


Yazar,

Elif Zeynep ŞENSOY

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page